Pars VIII · Fabulae

Rivayet defteri

Bu hikayeler ne tarih kitabında ne arşivde — yaşlının çaydanlığında, çocuğun sorusunda, dağ yolundaki dedenin bakışında durur. Pyrgion'un kulesinden Anastasia'nın küpüne, Tmolos'un tahtından Ayı Taşı'na, Birgi cücelerinden Lübbey'in sırrına — vadinin yüzyıllar içinde damıttığı sözlü mirası, sekiz başlık altında topladık. Anlatılır. Söylenir. İnanılır mı, ona siz karar verin.

8 HİKAYE 5000 YIL KATMAN SÖZLÜ MİRAS BİRGİ VADİSİ

— Sekiz Hikaye —

Vadinin sözlü mirası

Kitapta yazmaz. Arşivde yoktur. Yaşlı dedenin çay bardağında, çocuğun sorusunda, dağ yolunda durur. Anlatılır, söylenir, inanılır.

Rivayet I · Pyrgion

Küp Uçuranlar Kulesi

Birgi'nin meydanında, ongen taşıyla yükselen kuleye yıllarca Pankuduz denirdi. Adı sonradan değişti, hikayesi değişmedi.

Hikayeyi oku

Birgi'nin meydanında, Aydınoğlu Camii'nin biraz ilerisinde, ongen plana oturmuş bir kule durur. Kalın moloz taşları, dar kemerli pencereleri ve Cumhuriyet döneminde eklenmiş kiremit çatısıyla, bugün bir gözetleme kulesi gibi görünür. Halk arasında üç ayrı adı vardır: Pyrgion Kulesi, Pankuduz Kulesi, ve en yaygın olanı, Küp Uçuranlar Kulesi.

Anlatılır ki Bizans çağında, vadiye Pandukis adında bir kavim geldi. Yörelilerden farklıydılar — kalın yün bezler giyer, gözleri sürmeli, ellerinde küçük kil küplerle gezerlerdi. Köylüler onlara önce temkinli, sonra meraklı baktılar. Pandukis halkı sessizdi; selam almadan vermez, alışverişte konuşmaz, akşam ezanından önce evlerine çekilirlerdi. Birgi'nin kalbi olan meydanda, bugün kulenin durduğu yere bir taş yapı diktiler. Halka açık değildi. İçeride ne yaptıkları uzun süre bilinmedi.

Sonra köylüler her sabah aynı şeyi görmeye başladı: gün doğmadan önce, kulenin tepesinde bir Pandukis adamı belirir, ellerinde bir kil küp, sessizce dururdu. Şafağın ilk ışığı kuleye değdiğinde, küpü yukarıdan aşağı bırakırdı. Küp yere çarpıp parçalanır, parçaları adamlar tarafından özenle toplanır, kulenin dibine açılan küçük bir çukura gömülürdü. Tören bu kadardı. Ne dua, ne ilahi, ne ağlama. Sessizce, törenli bir biçimde, her sabah.

Köylüler yıllarca seyretti. Anlamını çözemediler. Bazıları "ölülerine ad veriyor olabilirler" dedi — küp ad bedeli, parçalanma uğurlama gibi bir şey. Bazıları "doğan çocuklar için yapıyorlar" dedi — küpün parçalanması yeni hayatın başlangıcı. Bir başkası "ruhları uyandırıyorlar" dedi. Hiçbiri kanıtlanamadı. Pandukis kavmi sırrını taşıdı.

Sonra bir gece Pandukis halkı sessizce gitti. Ne mektup ne haber. Sabah olduğunda evlerinde sadece bir-iki bez, bir kil parçası, bir mum izi kalmıştı. Birgi onları aramayı denedi — köylerden geçen tüccarlar, Bizans'a giden tüccarlardan haber sordu. Yoktular. Bir daha hiç görülmediler. Ama kuleye verdikleri ad köyde kaldı: Küp uçuranların kulesi. Yıllar geçti, Aydınoğulları geldi, Türkler geldi, Cumhuriyet kuruldu — ad değişmedi.

Bugün hâlâ kulenin etrafını kazanların kil parçalarına rastladığı söylenir. Bazıları boyalı, bazıları sade, bazılarının üzerinde okunamayan harfler. Ne Yunan alfabesi, ne Latin, ne Arap, ne Türk. Pandukis'in dili ölü dil, kimse sökmez. Eski dedeler "biri sökerse kapı açılır" derdi. Hangi kapının ne için açılacağını bilmezdik. Belki de bilmek istemediğimiz içindi.

Rivayet II · Anastasia

Düşen Anastasia

Aynı kuleden bir gün, gelinliğiyle bir kız atladı. Düştüğü yerden bir kil küp çıktı. Hikayenin geri kalanını köy üç kuşaktır anlatır.

Hikayeyi oku

Anastasia, Bizans'ın son demlerinde Birgi'ye geldi. Babası Lübnan asıllı bir tüccardı, annesi Konstantiniye'den bir piskoposun kız kardeşiydi. Anastasia tek çocuktu; ipek elbiseler giyer, Yunanca ve Süryanice okurdu. Birgi'ye gelişlerinin sebebi, kuzeni Theodoros ile yapılacak evlilikti. Theodoros vadideki Bizans askeri komutanın oğluydu, sıkı bir asker, dindar bir adamdı. İki aile düğün için aylarca hazırlık yaptı.

Düğün gecesi geldi. Konaklarda meşaleler yandı, sofralar kuruldu, Konstantiniye'den getirilen şarap fıçıları açıldı. Anastasia gelinliğini giymiş, başında inci taç, boynunda altın haç, salondaki konuklara gülümsüyordu. Theodoros yanındaydı, ona yüzüğü takmaya hazırlanıyordu. O sırada bir haberci geldi: Anastasia'nın annesinden bir mektup, Konstantiniye'den. Düğün töreninden hemen önce ulaşmıştı; gönderilme tarihi haftalar önceydi.

Anastasia mektubu aldı, kenara çekildi, okudu. Hizmetçiler onun yüzünü o anda gördüklerini sonra anlatacaklardı: önce şaşkınlık, sonra kavrayış, sonra yüzünün rengi tamamen kaybolması. Mektubu eline aldığı gibi, kimseye bir söz söylemeden, küçük bir bahane uydurarak salondan çıktı. "Hava lazım" dedi. Hizmetçi peşinden gitmek istedi, "yalnız kalmak istiyorum" dedi. Yumuşak ama kesin. Hizmetçi durdu.

Mektubun ne yazdığını köy uzun süre bilmedi. Bazı söylentiler vardı: annesi öldü diyenler, Theodoros'un Konstantiniye'de başka bir nişanlısı olduğu söylenenler, Anastasia'nın gerçek babasının başka bir adam olduğunun yazdığı söylenenler. Hangisi doğruydu, kimse hiçbir zaman bilmedi. Çünkü mektup, Anastasia ile birlikte yok oldu.

Anastasia gelinliğiyle Pyrgion Kulesi'ne çıktı. Kuleye nasıl ulaştığı, gece nöbetçilerin onu nasıl görmediği hâlâ tartışılır. Kulenin tepesinde bir an durdu, yıldızlara baktı, aşağı bakmadı. Ve düştü. Bazıları "atladı" der, bazıları "düşürüldü" der. Anlatıcılar arasındaki fark her zaman bu noktadadır.

Düğün salonunun gürültüsünde kimse sesi duymadı. Sabaha karşı süpürgeci kadın, kulenin dibinde gelinlikli bir bedeni gördü. Bağırarak köyü uyandırdı. Theodoros geldi. Anne baba geldi. Köyün ahalisi geldi. Ama hepsinden önce, dikkatli bakanlar fark etti: Anastasia'nın altında, kırılmış bir kil küp duruyordu. Pandukis kavminin küplerinden biri. Yüzlerce yıllık.

Köylüler küpü açtılar. Kil parçalarının arasında bir avuç beyaz kül vardı. Anastasia'ya ait olamazdı — daha düşeli bir saat olmamıştı, yanmamıştı. Kül kimseye ait değildi. Ya da bir başkasına. Mezarcı Eleni o gün anlamlı bir şey söyledi: "Bu kız zaten kül olmuştu, kuleye çıkmadan önce. Düşen onun ruhu değildi, bedeni boş bir küptü."

Theodoros üç gün konuşmadı. Sonra orduya yazıldı, Konstantiniye'ye gitti, bir daha Birgi'ye dönmedi. Anastasia'nın annesi haberi alınca kendi de bir hafta içinde öldü. Mektup hiç bulunmadı. Ama o tarihten sonra Birgi'de yeni gelinler düğün gecesi ev dışına yalnız çıkarılmaz oldu — adetin kökeni unutulsa da kuralın kendisi sürdü.

Rivayet III · Tmolos

Bozdağ'ın tacı

Bozdağ'ın eski adı Tmolos. Yunan mitolojisinde dağın kendisi değil, içinde uyuyan tanrı. Hâlâ uyur, derler.

Hikayeyi oku

Antik çağda Bozdağ'a Tmolos denirdi. Sadece dağın değil, dağın içinde yaşadığına inanılan bir tanrının adıydı. Tmolos kuvvetli bir tanrıydı — Lidya kralı Sipylos'un babası, Pelops'un büyükbabası. Ama gücüyle değil, hakemliğiyle bilinirdi. Adil bir hakemdi; sözüne güvenilirdi. Tanrılar bile aralarında anlaşamadıklarında ona başvururlardı.

Bir gün Apollon ve Pan müzik yarışına girdi. Apollon, Olympos'un parlak tanrısı, lirini eline aldı. Pan, kırların keçi-ayaklı tanrısı, flütünü çıkardı. Yarışın hakemliğine Tmolos seçildi. Dinledi. Hem uzun hem dikkatli. Pan'ın flütü canlı, yabani, dağ kokuyordu — rüzgâr, kırlar, av. Apollon'un liri zarif, ölçülü, semavi — yıldızlar, güneş, düzen. Tmolos ikisini de sevdi ama bir karar vermek zorundaydı. Apollon'u seçti.

Pan'ı sevenler kızdı. Özellikle bir kralı vardı Pan'ın — Midas adında, o ünlü altın eli olan adam. Midas Tmolos'a beddua etti: "Müzikte böyle körsen, gözlerin de kapansın. Hiçbir şarkı duymayasın bir daha." Tanrılar Midas'ı eşek kulaklı yaptı bu sözleri için. Ama Tmolos'a da bir şey oldu: yavaş yavaş taşa dönüştü. Önce ayakları, sonra bedeni, sonra başı. Son nefesinde gözlerini sımsıkı kapadı. Dağ oldu.

Anadolu'nun dağı oldu. Lidya'nın koruyucusu, Sardes'in yamacı, Birgi'nin gölgesi. Bin yıllar boyu krallar gelip geçti, devletler yıkıldı, diller değişti — ad sadece değişti: Tmolos, Bozdağ. Anlamı aynı kaldı: uyuyan tanrı.

Bugün Bozdağ'a tırmananlar, zirvede defne yaprağı taç gibi yığılmış görür bazen. Köylüler "Tmolos'un tacı" der. Yapraklar her gece yenilenir, her sabah tekrar yığılır. Yağmur yağsa da, kar düşse de. Hiç dağılmaz. Birinin koparıp götürdüğü olmuş — sabah hemen yerine yenisi gelmiş, götüren adam üç gün sonra eve döndüğünde sağır olmuş. Bir başka türlü, dedeler "tacı koparmak Tmolos'u uyandırmak demektir; Tmolos uyanırsa müziği yine dinlemek isteyecek, ama artık dünya değişmiş, ne lir ne flüt çalan kalmış" der.

Birgi'de en azından, kimse defneye dokunmaz. Yaşlılar genç oğlanlara öğretir: "Bozdağ'a tırman, manzara seyret, kar ye, hatta yıldızlara bak — ama defneye uzanma." Hâlâ tutulan tek mitolojik yasak budur vadide.

Rivayet IV · Bear Stone

Ayı Taşı

Birgi'nin batısındaki yamaçta, üstünde derin bir pençe izi olan büyük gri taş durur. Çocuklara dokundurmaz büyükleri.

Hikayeyi oku

Bir zamanlar bu vadide bir ayı dolaşırdı. Bozdağ'ın kuzey yamacından inerdi her sabah, Birgi'nin tarlalarından geçer, taşlık alanı dolaşır, akşam üstü yine dağa çıkardı. Garip ayıydı: koyunları yemiyor, bağdan meyve çalmıyor, sadece dolaşıyordu. Köylüler şaşırdı. "Bu ayı niye iniyor ovaya" diye sordular birbirlerine. "Dağda yiyecek mi yok?"

Köyün avcısı Hüsnü Dede gözlemlemeye karar verdi. Üç gün üç gece peşinden gitti. Saklı saklı, taşların ardından. Gördükleri onu değiştirdi. Ayı her sabah aynı yere geliyordu — taşlık bir alana, tarlanın kenarındaki yassı bir gri taşın üzerine. Taşa basmıyordu, taşın yanına oturuyordu. Saatlerce duruyordu öyle. Hafifçe sallanıyordu ileri geri, başını öne eğmişti. Hüsnü Dede ilk gün anlamadı. İkinci gün şüphelendi. Üçüncü gün gözleri yaşardı.

Ayı bir mezar arıyordu. Yavrusunun mezarını.

Bahar başında, bir avcı kurşunu yavru ayıyı tarlada düşürmüştü. Köylüler o gün toprağa gömmüşlerdi onu — sahipsiz hayvan diye, taşa işaretsiz. Ana ayı her sabah taşın yanına geliyor, ezberden, çünkü kokuyu unutmuştu ama yer hatırlanmıştı. Oturur, sallanır, bir saat geçirir, dağa dönerdi. Hüsnü Dede o gece köye döndü, kimseyle konuşmadı. Ertesi sabah elinde bir çekiç ve keski, taşın yanına gitti. Taşın üzerine bir pençe izi oydu — büyük, derin, beş tırnaklı. "Bu yavru için" dedi. "Annesi gelir gelir, anlasın artık burada beklediğini biliyorlar."

Ana ayı ertesi sabah geldi. Pençe izini gördü. Yanına oturdu, her zamanki gibi. Bu kez sallanmadı. Sadece izine baktı uzun uzun, sonra kalktı, dağa döndü. Üç gün üst üste daha geldi, sonra hiç gelmedi. Bozdağ'ın tepesine doğru yürüdü ve bir daha ovaya inmedi. Köylüler sonradan duydular — bir çobandan, bir göçer ağasından — Bozdağ'ın kuzey yamacında bir ayı bulmuşlar, doğal sebeplerden ölmüş, başını batıya çevirmiş, gözleri açık.

Pençe izi taşta kaldı. Hâlâ orada. Bugün gidip bakabilirsiniz. Köyün çocukları o taşa dokunmaz. Büyükler yasaklamıştır. "Hâlâ sıcak" derler — hayvanın anılarını taşımakta, çünkü taş bilir, ve dokunan bilmek istemediği bir şey öğrenebilir. Hüsnü Dede 1972'de öldü, ama keski izi taştan silinmedi. Bahar başında oradan geçen yörükler taşın yanına bir avuç çiçek bırakırlar — kim için bilinmez, ama adet o.

Rivayet V · Dwarves

Birgi cüceleri

Kimsenin görmediği ama herkesin bildiği halk: Birgi'nin gece gezenleri. Avuç içi kadar, altın işli ayakkabılı.

Hikayeyi oku

Köyün kadim hikayesidir. Geceleri evinin damında ayak sesi duyarsan, ağlamayan bir bebek varsa beşikte, kapı açıkken kapanmıyorsa, sütünü sabah eksik bulduysan ama açıkta tas yoksa — Birgi cüceleri evdedir. Avuç içi kadarlar. Yetişkin parmağı boyunda. Üzerlerinde küçük bezler, ayaklarında altın iplikle işlenmiş minik ayakkabılar. Konuşurlar, ama kimse onları konuşurken duymaz.

Eski dedeler onların Roma'dan kaldığını söylerdi. "Roma'nın küçük tanrıları var ya, ev tanrıları, lar dedikleri — onlar bizim cücelerimiz." Bizans bilirmiş ama söylemezmiş. Türk geldi, cüceler kaçmadı, sadece daha sessiz oldular. Aydınoğullarının döneminden bir vakanüvis, "Birgi'de küçük insanlar var, geceleri gezerler, ama saygılıdırlar" diye not düşmüş. Sonra İmam Birgivi geldi, vaazlarında uyardı: "Onlara inanmayın, sadece Allah vardır." Köylüler dinledi gibi yaptı, ama akşam evlerine süt tasını dolu bıraktılar, sabah eksik bulduklarında gülümsediler.

Kötü bir şey yapmazlar. Bazen bir taşı yerinden oynatırlar — kapıyı açtığında bahçende olmaması gereken bir taş bulursun, "kim koydu" diye sorarsın, kimse bilmez. Bazen sütü çalarlar, mandıracı sabah bir tas eksik bulur. Bazen bir ses duyarsın damdan — küçük ayak sesleri, kahkaha gibi bir şey. Pencereye gittiğinde yoktur. Ama hep bir iz bırakırlar: avuç içi kadar küçük, parlak bir ayak izi. Tutamazsın. Sabaha kadar dayanır en fazla, sonra kaybolur.

Bir keresinde bir ressam Birgi'ye gelmiş — 1960'ların ortalarında. Cüceleri çizmek istemiş. Bir hafta köyde durmuş, kimseyle konuşmamış, gece dışarıda beklemiş. Hiçbir şey görememiş. Yedinci gece umutsuz köy kahvesinde otururken, yaşlı bir adam yanına oturmuş, demiş ki: "Görmek isteyen göremez. Görmeyi unutan görür." Ressam o gece eve dönüp uyumuş, sabah uyandığında masasında küçük bir ayak izi vardı — ressamlık kalemiyle çizilmiş gibi. Çizimi yarım bıraktı, yedi yıl sonra bir başka resimde bitirdi. Ama hiç sergilemedi.

Bugün hâlâ Birgi'de yaşlılar süt tasını gece açıkta bırakır. Rica edenler için. Eksik çıkmazsa "demek bu gece geçmediler" der, gülümser. "Bizden gibiler" derler. "Bizdenler." Köyün uğuru.

Rivayet VI · İmam Birgivi

Adak yasağı

İmam Birgivi (1523–1573) hayatı boyunca adak yasağı koyardı. Mezarı bugün adak yeri.

Hikayeyi oku

İmam Mehmed Birgivi, Osmanlı'nın en sert ahlakçılarından biriydi. 1523'te Balıkesir'de doğdu, 1573'te Birgi'de öldü. Kısa sayılır bir hayat — elli yıl. Ama o elli yıl içinde yazdığı kitaplar, verdiği vaazlar, çıkardığı tartışmalar Osmanlı din düşüncesini yüzyıllarca etkiledi. Kadızadelilerin fikir babası, sade İslam'ın savunucusu, her türlü hurafenin düşmanı. Vasiyetnâme'sinde tüm yaşam felsefesini tek cümleyle özetler: "Yapma, gösteriş değil dindarlık."

Helal lokmanın peşindeydi. Padişaha bile rüşvet kabul etmemekle ünlüydü. Sokollu Mehmed Paşa kendisine vakıf gelirleri sundu, reddetti. Müderris maaşı dışında para almazdı. Kendi hayatında elinde olanı paylaşırdı — öğrencilerine, fakirlere, dul kadınlara. Ama bir konuda hiç taviz vermedi: adak ve şefaat. Mezarlara mum dikmeyi, taşlara bez bağlamayı, türbeye dilek tutmayı, ölmüş bir velinin aracılığıyla Allah'a dua etmeyi şirk sayardı. Vaazlarında haftalarca anlatırdı: "Bunlar bidattir. Allah'a doğrudan dua ediniz. Aracı istemez, yasak ister."

Bunu öyle ısrarla yaptı ki, döneminde adı çıktı: türbe yıkıcısı. Aslında hiçbir türbeyi yıkmadı, sadece adak için gidilenleri kınadı. Bazı dervişler ona düşman oldu, bazı paşalar kapısını kapadı. Ama halk arasında okuyan, dinleyen vardı. Birgi'de Sultan II. Selim döneminde bir medrese kurdu. Beş yüz kadar öğrenci yetiştirdi. Hepsi onun çizgisinde — sade, dürüst, hurafe karşıtı.

Ölmeden önce vasiyet etmişti: "Mezarımı sade bırakın. Üzerine bir şey yazılmasın, asılmasın, dikilmesin. Tek bir taş yeter. Belki ad bile yazmayın." Vefat ettiğinde, oğulları bu vasiyeti tutmaya çalıştılar. Mezar gerçekten sade bırakıldı. Bir taş, bir ad. O kadar.

Ama insanlar dinlemez. Dinlemediler. Önce bir kadın geldi, kocası hasta, dilek tuttu. Sonra bir başkası, çocuğu olmuyor. Bir iş adamı, ticaret bereketsiz. Yıllar geçti. Mezarın etrafına önce bir ağaç dikildi, sonra ağacın dallarına bezler bağlandı. Sonra mum yakılmaya başladı. Sonra dilek kağıtları taşa sıkıştırıldı. Bugün İmam Birgivi'nin mezarına gidin: ağaç bezlerle dolu, taş üstünde mumlar, dilek kağıtları taş aralarında.

Adak yasağı koyan adam, kendisi en büyük adak yeri oldu vadinin. Bu çelişkiyi köylüler bilir. Yaşlı dedeler söyler: "Birgivi şimdi kabrinde rahat değildir. Her bez bağlandığında, her mum yakıldığında öbür dünyada başını eğer." Sonra eklerler: "Ama biz de rahat değiliz. Yine de ona gideceğiz." Çelişki vadinin imzasıdır. Birgi öyle bir köydür: en sade adamı en süslü mezara sahiptir.

Birgivi'nin külliyatından Vasiyetnâme hâlâ basılır. Türkçe, Arapça, Farsça baskıları var. Adak hakkındaki bölümü en uzun olanıdır. Mezarına dilek tutmaya gelen kadınların çoğu okumadı bu kitabı. Belki okusalar, gelmezlerdi. Belki yine gelirlerdi. Belli olmaz.

Rivayet VII · Lübbey

Lübbey'in sırrı

Birgi'den 18 km uzakta, dağın eteğinde terkedilmiş bir köy. Kapılar açık, evler boş. Niye gittiklerini söyleyen kalmadı.

Hikayeyi oku

Lübbey, Birgi'nin kuzeydoğusunda, dağın eteğinde küçük bir köydü. 1960'lara kadar 80 hane yaşardı orada. Geçimleri tarım ve hayvancılık. Köy tarihi en az 300 yıllıktı — Osmanlı kayıtlarında geçer, Aydınoğlu dönemine bile uzanan bir taş çeşmesi vardı. Sıradan bir Anadolu köyüydü, ne olağanüstüydü ne özeldi. 1960'a kadar.

O kışın hikayesi anlatılır. Tarihi tam belli değil — bazıları "1962 ya da 63" der, bazıları "65". Ne olduğu konusunda da farklı versiyonlar var. Hâkim olan versiyona göre şudur: Köyün muhtarı Hasan Ağa bir gece rüya gördü. Sabah uyandığında benzi solmuştu. Ahaliyi kahveye topladı. "Gidiyoruz" dedi. "Üç gün içinde köyü boşaltıyoruz."

Sebebini söylemedi. Ahali sordu — ne oluyor, niçin? "Soru sormayın" dedi. "Üç gün içinde herkes eşyalarını alabildiği kadar alır, gider. Geri dönüş yoktur." Bazıları gülmek istedi. Hasan Ağa gülmedi. Bazıları sinirlendi — "evimi bırakamam" dedi. Hasan Ağa bakışını ona dikti, "kalırsan kal" dedi. "Kalmak isteyene zorlamam. Ama dönerek beni arama. Ben de dönmüyorum."

Üç gün sürdü. Hane hane gittiler. Eşyaların çoğu yerinde kaldı — masada tabaklar, sandıklarda kıyafetler, ahırda hayvanlar. Götürdükleri sadece taşıyabildikleriydi. Hayvanları başkasına emanet ettiler. Çoğu Birgi'ye geldi, bazıları İzmir'e, üç-beş aile Manisa'ya gitti. Köy üç gün sonunda boştu.

Üç hane kalmıştı. Ahmet Dede kalmıştı — "ben ölmek için doğdum bu köyde, başka yerde ölmem" dedi. Bir genç çift kalmıştı — Ahmet Dede'nin torunu Memo ve karısı Ayşe. Ve bir de yalnız kadın, Hatice Bacı. Onlar gitmediler. Köy onlar için 1965'te bitmiş değildi.

Sonra ne oldu, anlatıcılar burada bölünür. Bazıları "Ahmet Dede ertesi yıl öldü, Memo ve Ayşe ondan sonra Birgi'ye geldiler, Hatice Bacı bilinmez ne oldu" der. Bazıları "üç hane de bir kış kaybolup gittiler, evlerinde sadece soğuk ocaklar bulundu" der. Bazıları ise daha karanlık bir versiyon anlatır: "Ahmet Dede'nin torunu Memo delirdi. Bir gece köyden çıkıp Bozdağ yamaçlarına gitti, geri dönmedi. Ayşe peşinden gitti, o da dönmedi. Hatice Bacı tek başına kaldı, yıllarca kaldı, sonunda 1981'de aynı dağ yolunda gözükmemecesine gitti."

Bugün Lübbey'e gidin — taş duvarlar ayakta, ocaklar soğuk, kapı tokmakları paslı ama hâlâ takılı. Bazı evlerde masada hâlâ bir tabak var, üzerinde bir çatal. Aynı yerde, altmış küsur yıldır. Köy kim için bekler bilinmez. Akşamüstü oradaysanız, sis hızla iner — vadiden değil, evlerden çıkar gibi. Köylüler bilirler: "Lübbey'e güneş battıktan sonra girilmez." Sebebi sorulmaz. Soran köyde sayılmaz.

Hasan Ağa'nın o gece gördüğü rüya hiç anlatılmadı. Hasan Ağa 1971'de Birgi'de öldü. Ölmeden önce yazılı bir not bırakacağı söylendi — torununa. Torunu o notu yıllar sonra yakmış, "kimsenin bilmesi gerekmiyor" demiş. Bilen sadece Hasan Ağa'ydı. O da dağda yatar.

Rivayet VIII · Beyin Su

Beyin Av suyu

Bozdağ'ın eteklerinde küçük bir çeşme. Bir tasla içen unutmuş olduğunu hatırlar.

Hikayeyi oku

Bozdağ'ın güney yamacında, yürüyüş yolunun bir buçuk saat içeride, küçük bir çeşme vardır. Adı Beyin Av suyu. Etimolojisi tartışmalıdır — bazıları "beyin avlanması" anlamına geldiğini söyler (avın akıl aldığı su), bazıları "Beyin" adının bir Yörük büyüğüne ait olduğunu (Bey + in). Hangisi doğru bilinmez. Adı önemli değildir zaten.

Önemli olan şudur: Eski Yörük inancına göre Beyin Av suyu hafıza çeşmesidir. Buradan içen, aklın dağılmış olan bir parçasını geri kazanır — yıllar önce kaybolan bir isim, çocukluğunda söyleyemediği bir söz, atılmış bir mektup, yarım kalmış bir konuşma, biri tarafından silinmiş bir an.

Yöreliler senede iki kere bu çeşmeye gelir: bahar ekinoksunda ve güz ekinoksunda. Çeşmenin yanına bir taşın üzerine otururlar. Su akar; küçük bir çeşmedir, bir parmak kalınlığında. Yanında küçük bir bakır tas asılı. Kim astığını kimse bilmez, "her zaman oradadır" derler. Tasla suyu içerler. Sonra otururlar. Bir saat, iki saat, bazen daha. Suskun. Sonra kalkıp dönerler. Ne hatırladıklarını birbirlerine anlatmazlar.

Bunun bir kuralı vardır: hatırladıklarını söylemek yasaktır. Söylersen kaybedersin. Anı geri silinir, ama bu kez tamamen — yine içsen bile gelmez. Yöreliler bunu bilir. Bu yüzden çeşmeden dönenlerin yüzünde bir şey vardır — sessizlik değil, başka bir şey. Bilen birinin sessizliği. Söyleyemediği için sessiz olan birinin.

Tas hâlâ orada asılı. Yıllardır asılı. Çalmayı düşünenler olmuş ama ellerini bile uzatmamışlar. Bir efsane vardır: "Tasta hatıra var. Çalan çalmaz, tas çalanı çalar." Bu sözün ne anlama geldiğini tam çözemezsin, ama bir gün biri denedi. 1980'lerin sonu. İzmirli bir adam, üç gece üst üste çeşmeye geldi, suyundan içti, hatırlamadı. Dördüncü gece taşı almaya kalktı. Tas elinden kaydı, yere düştü, bir damla su döküldü. Adam şişeyi yere düşürdüğünden değil, bir damla suyu döktüğünden ağladı. Niye ağladığını bilmiyordu. Eve kadar ağladı, o gece de ağladı, sonraki bir hafta her gece. Onuncu gün hatırladı niye ağladığını. Hatırladığı şey öyle bir şeydi ki, ölünceye kadar her gün ağladı. Ölmeden önce sadece bir cümle bıraktı: "Tas geri alır."

Köylüler bu hikayeyi gizlerler turistlerden. Çeşmeyi göstermezler. "Sıradan bir Yörük çeşmesi" derler eğer sorsanız. Ama bazen, bir akşam üstü, ocak başında, bir yaşlı dedeyle uzun konuşursanız, ve o size güvenirse, anlatabilir. Çeşmenin yerini sözsüz tarif eder — eliyle yamaçtaki bir noktayı gösterir, başka bir şey demez. Gitmek isteyene "iyice düşün" der. "Hatırlamayı gerçekten istiyor musun?"

Bazı şeyler unutulmak için unutulur.

Sekiz hikaye, tek vadi. Anlatıldıkça yaşar — siz de bir akşam Birgi'de ocaklı bir kahvede oturursanız, sorun. Cevabını dinleyin. Belki yenisi anlatılır, belki bunlardan biri başka türlü çıkar. Rivayet öyle bir nehirdir, akmaz — her seferinde yeniden doğar.

Vadinin yüzünü görmeye gelin

Hikayeler kitapta tatmaz — Birgi'nin sokaklarında, mandırasında, çay ocağında.

İnteraktif Harita 32. Köy Hikayesi